




19.yüzyılın başlarında, Nguyen Hanedanlığı döneminde inşa edilen bu görkemli yapı, uzun yıllar Vietnam’ın kültürel ve politik kalbinin attığı merkez olarak tarihe geçiyor. 1804'te İmparator Gia Long’un vizyonuyla şekillenen devasa kompleks, günümüzde UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde parlayan eşsiz bir değer. İçerisinde dolaşırken kraliyetin estetik anlayışını, dönemin zarafetini ve yüzyılların bilgeliğini her köşede hissediyorsunuz. Zamanın ruhunu bugüne taşıyan muazzam bir miras burası.

Peki ben bu şehri nasıl keşfettim ve Da Nang’dan günübirlik nasıl bir rota çizdim?
Hue, Da Nang’ın kuzeyinde yer alıyor ve trenle yaklaşık iki buçuk, üç saatlik bir mesafede. Da Nang’da bir arkadaşımla sohbet ederken çevredeki güzel rotaları konuşuyorduk. Söz Hue’ye geldiğinde, yakın zamanda benim gibi yalnız seyahat eden bir kadın arkadaşının oraya trenle gittiğini anlattı. Hem yolculuğun ne kadar güvenli geçtiğinden hem de şehrin güzelliğinden büyük bir keyifle bahsetti. İç sesim hemen "Yine evrenden gelen tatlı bir işaret galiba" dedi. Ertesi gün lojistik detayları araştırmaya başladım. Günübirlik bir seyahatin nasıl organize edilebileceğini, biletleri nasıl alabileceğimi inceledim. Sonrasında Vietnam’daki tren seferleri için online bilet alabileceğiniz bir site buldum. Teknolojinin hayatı böyle sadeleştirmesini gerçekten çok seviyorum. Sabah gidip akşam dönecek şekilde, biletlerimi birkaç gün öncesinden kolayca ayarladım. Biletler anında e-posta adresime ulaştı; nasıl kullanacağıma dair tüm yönergeler üzerinde son derece net bir şekilde belirtilmişti. Tren biletini alabileceğiniz web sitesini aşağıya bırakıyorum.Ayrıca bir cep telefonu uygulamaları da var; gitmeden önce telefonunuza indirirseniz büyük kolaylık sağlar. Ben de o şekilde ilerledim.


Trende yataklı vagonlar da bulunuyordu, ben üç buçuk saatlik bir yolculuk yapacağım için normal yolcu bölümü olan açık vagondan bilet almıştım. Koltuğuma yerleştim ve tren beş dakika içinde hareket etti. Yol üzerinde birçok istasyonda durarak oldukça yavaş ilerledik. Bu sakin hız bana camdan dışarıyı keyifle izleme ve Vietnam’ın o bakir kalmış manzaralarının tadını doyasıya çıkarma şansı verdi. Vagonlar arasında dolaşan yiyecek ve içecek arabaları vardı. Uçaklardaki lüks sunumların yerini, İstanbul Şehir Hatları vapurlarındaki o telaşlı satışları andıran mütevazı bir düzen alıyordu. Arabalarda pişmiş etler, noodle ve pilav benzeri yiyecekler bulunuyordu. Keskin kokuları ve hiç iştah açıcı olmayan görüntüleri bana hitap etmediği için ben odağımı tamamen camdan akan manzaraya çevirdim :)

Hue’ye vardığımızda trenden indim ve hemen haritadan Imperial City’nin konumuna baktım. Araçla yaklaşık 15 dakikalık bir mesafedeydi. Henüz saat erkendi, "Yol üzerinde güzel sürprizlerle karşılaşırım" diyerek yürümeye karar verdim. Nehir kenarından ilerlerken karşıma ağaçlar içinde, son derece tatlı bir kafe çıktı. Orada oturup kahvemi yudumlarken bir süre dinlendim. Nehri ve etrafı seyrederek çevreyi hissetmeye başladım. Kale benzeri tarihi yapılar ve heykellerle dolu, oldukça temiz ve düzenli bir alandı.

Hue Imperial City nehrin karşı kıyısındaydı ve oraya ulaşmak için büyük bir köprüyü kullanmak gerekiyordu. Epey yürümüş olmalıyım ki köprüyü geçtikten beş dakika sonra eski şehre varacaktım. Köprünün kenarlarında yaya yolu olduğunu da fark edince yürüyüşüme aynı keyifle devam ettim.

Köprünün bitiminden yaklaşık 500 metre sonra Hue Imperial City’nin girişine ulaştım. İçeri girmeden önce biraz dinlenip bir şeyler yemek istedim. Girişin hemen karşısındaki kafeye oturdum. Benim için artık bir Vietnam klasiği haline gelen Hindistan cevizli kahve (coconut coffee) ve daha önce Da Nang sokaklarında da rastladığım, içi mantar dolgulu parmak şeklindeki küçük ekmekciklerden söyledim. Menünün sunduğu bu sade lezzetlerle kahvemin tadını çıkardım. Kafenin önündeki masada dinlenirken, girişte bekleyen tuktuk ve motor sürücüleri dikkatimi çekti. İçlerinden biri yanıma gelip tuktuk ile gezdirmeyi teklif etti. Kendi başıma gezmeyi tercih ettiğimi nazikçe İngilizce ifade ettim. Ancak beklediğimden çok daha ısrarcı bir tavırla teklifini yinelemeye devam etti. Bu ısrarlı yaklaşımın uzayacağını fark edince iletişimi orada noktalayıp doğrudan girişe doğru yöneldim.

Giriş ücretsiz ve alan oldukça sakin, ferahtı. İçeriyi kendi zamanımda, özgürce gezebildim. Vlog videom için de bol bol çekim yaptım. Merak ediyorsan YouTube kanalımdan (Somatik Sohbetler) izleyebilirsin.

İçeride dolaşırken zaman fark etmeden akıp gitmiş; o saray yapısının dokusu gerçekten büyüleyiciydi. Akşam beş sularında kostümlü insanlar ve fotoğrafçılar etrafta çoğalmaya başladı. Işığın en güzel olduğu saatleri fırsat bilip bu anları ölümsüzleştiriyorlardı.

Akşam 6 gibi oradan ayrılıp dönüş yoluna geçtim. Trenim 8.30’daydı. Grab üzerinden bir araç çağırdım, oldukça acıkmıştım ve daha önceden internette gözüme kestirdiğim bir restoranı denemek istiyordum. Bir otelin içinde, son derece şık ve özenli bir mekandı. Mekanın dinginliği tamamen bana aitti. Kendime menüden geleneksel bir Vietnam tabağı seçtim, yanına da güzel bir kadeh şarap söyledim. Kendimle özel bir akşam yemeğine çıkmıştım sanki. Arka planda hafif bir klasik müzik duyuluyordu. O anki ambiyansla Vietnam'da değil de Paris'te şık bir restoranda olduğum hissine kapıldım. Bir anlığına tamamen oraya ışınlanmıştım adeta. İnanılmaz nazik ve kibar kadınlardan oluşan ekibin servisi tek kelimeyle muhteşemdi. Dürüst olmak gerekirse günün tatlı yorgunluğunun ardından bu kısa lüks molası bana çok iyi geldi.
Eğer bir gün yolunuz Hue’ye düşerse ve Asya’dan Avrupa’ya bir anlığına ışınlanmak isterseniz, bu zamansız ambiyansı deneyimlemeniz için restoranın ismini buraya bırakıyorum: Le Parfum Restaurant.
Burası Hue Garı'na oldukça yakın, nehir kenarında yer alan tarihi bir Fransız sömürge dönemi yapısının kalbinde bulunuyor. Belki bir gün yolunuz düştüğünde sadece yemek için uğramakla kalmaz, Art Deco tarzıyla büyüleyen bu güzel otelde konaklamayı da seçersiniz; neden olmasın? Otelin tüm detaylarını incelemek isterseniz sayfasına buradan göz atabilirsiniz: Azerai La Residence, Hue.



O an, fotoğrafçılık yaparken sık sık kullandığımız o meşhur terim düştü zihnime: Gerilla taktiği.
Bazı çekimler o kadar hızlı ve organize olmak zorundadır ki; hem en üst seviyede iş çıkarmak hem hiç yorulmamak, hatta bazen saatlerce yemek yemeyi bile unutmak gerekir. Zaten o yüksek adrenalin bedeni öyle bir kaplar ki, açlığı hissetmezsiniz bile. Canlı etkinliklerde, konser vermeye gelmiş dünyaca ünlü sanatçıları çekerken böyle çok anım oldu. Saatlerce bekleyip, sadece beş dakikalık bir arada, popüler bir dergide yayınlanacak o tek bir harika kareyi yakalamanız beklenir. O sırada bedeninizin ne halde olduğu tamamen önemsizleşir; en iyi açıyı bulmak için bir gerilla gibi yerlere yatarsınız ya da bir forkliftin üzerinde, üç metre yükseklikte bulursunuz kendinizi.
İşte tam bu kareyi yakalamaya çalışırken, geçmişte o gerilla taktiklerini uyguladığım zamanları hatırladım. Bedenim reflex olarak yine gerildi, ısındı; sinir sistemim eski bir hafızayla yoruldu. Belki de geçmişten bedende kalan küçük bir izdi bu, kim bilir…


Tren yolculuğunun keyfi, Hue’nin o derin dokusu ve geride kalan günün ardından Da Nang’a döndüğümde, günübirlik yaptığım bu seyahatin beni biraz daha kendime yaklaştırdığını, kendimle geçirdiğim vakitten keyif alma duygumun gittikçe arttığını fark ettim. Kendi kendimin arkadaşı, kendi kendimin ebeveyni olmuştum. İçimdeki küçük çocuğun heyecanı ve merakıyla dünyayı keşfederken, aynı zamanda o küçük çocuğa rehberlik eden, onu güvende tutan yetişkin de aynı kişiydi. O bendim!
Kendinizle aranız iyiyse, dünyanın her yeri keyif, her yeri neşe.
Sevgiyle,
Elif Gokce

