İşaretlerin Peşinde Bir Vietnam ve Da Nang Yolculuğu

Evrenin fısıltılarını ve işaretlerini dikkate alarak şekillenen, 5 Nisan günü uçakta kutlanan unutulmaz bir doğum günüyle başlayan Vietnam ve Da Nang seyahatinin tüm detayları... Dijital göçebe olarak hem çalışıp hem...

İşaretlerin Peşinde Bir Vietnam ve Da Nang Yolculuğu

 

Da Nang adını ilk kez geçen yıl, Tayland’ın sakin şehri Chiang Mai’de yaşarken duymuştum. O dönemde yolumun kesiştiği, dünyanın dört bir yanından gelen dijital göçebelerle ne zaman masaya otursam, konu bir şekilde dönüp dolaşıp hep Da Nang’a geliyordu. Herkes ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söylüyordu: "Mutlaka gitmelisin. Da Nang öyle güzel bir yer ki, sahil şeridi, kumsalları harika... Üstelik Chiang Mai’den çok daha hesaplı, insanları da inanılmaz arkadaş canlısı."

 

Bu kadar çok insanın aynı şehri fısıldaması bir işaret miydi? Evrenden gelen mesajlara, özellikle son yıllarda algılarımı hep açık tutuyorum; hayatın bize sunduğu küçük yönlendirmelere dikkat kesilmeyi seviyorum. Mesajlar gerçekten de her yerde... Bu yazıda, tam olarak bu fısıltıları ve mesajları dikkate alarak şekillenen, plansız gibi görünen ama aslında evrenin de kendine ait bir akışı olduğunu ve o akışa da teslim olmamızı ve güvenmemizi bir kez daha bana hatırlatan Vietnam ve Da Nang seyahatimin tüm detaylarını, deneyimlerimi paylaşacağım.

 

Aslında her şey, haritada yerini bile tam bilmediğim bir şehrin, karşıma çıkan herkes tarafından bana tavsiye edilmesiyle başladı. O günlerde Chiang Mai’de turist vizesiyle kalıyordum ve vize süremin sonuna yaklaşmıştım. Türkiye’ye henüz dönmek istemiyordum; Asya kıtasındaki bu özgür, hareketli seyahatimi biraz daha uzatmak niyetindeydim. Dijital göçebe yaşam tarzını ve bu coğrafyanın dokusunu çok sevmiştim. Oysa bundan sadece iki üç yıl öncesine kadar, Asya ülkelerinde yaşamak bir yana, buralarda tatil yapmak bile bana çok uzak bir ihtimal gibi gelirdi. Nedenini tam olarak bilmediğim bir güvensizlik hissi vardı içimde; buraların güvensiz olduğunu düşünürdüm. Asya topraklarını nasıl seçtiğimi ve bugünkü güncel yaşamımı şekillendiren o büyük kırılma noktalarını başka bir yazıda uzun uzun anlatacağım, o yüzden şimdilik bu parantezi kapatıyorum.

 

Karar aşamasındayken Tayland’da mevsimin en güzel, en yumuşak dönemi yaşanıyordu. Ancak Vietnam’da durum tam tersiydi. Tayland ve Vietnam gibi tropikal iklim kuşağındaki ülkelerde, büyük sellere ve hayatı durma noktasına getiren yağışlara sahne olan muson mevsimleri yaşanıyor. Geçen yıl tam da benim gitmek istediğim dönemde, Vietnam ciddi sel felaketleriyle mücadele ediyordu. Vizem bitmek üzereydi ve bir karar vermem gerekiyordu. Evet, zihnime "Da Nang’a gitmelisin" mesajı düşmüştü ama "ne zaman" sorusunun cevabı boş kalmıştı. Evren mesajın bu kısmını bana, yani kendi irademe bırakmıştı. Sonuçta insan kendi yolunu çizerken aklını ve sezgilerini birlikte kullanabilmeli.

 

Bir süre oturduğum yerden konaklama seçeneklerini, uçak biletlerini araştırdım. Fakat Da Nang’daki sel haberleri gittikçe ciddileşiyordu. Birçok ülke Vietnam için seyahat uyarısı veriyor, yetkili makamlar neredeyse "Gelmeyin" diyordu. Hatta Da Nang’da yaşayan dijital göçebeler bile o zorlu ayları atlatmak için kaçıp Chiang Mai’ye gelmişlerdi. Bu şartları zorlamanın bir anlamı yoktu. Da Nang seyahatini daha güvenli bir zamana erteleyip, Türkiye’ye dönmenin o an için en doğrusu olacağına karar verdim ve eve döndüm.

 

Döndükten sonra da aklım hep oradaydı. Yeniden ne zaman yola çıkabilirim diye sürekli araştırmalar yapıyordum. O sıralar kafamın içi de biraz karışıktı aslında; dijital göçebe hayatına tamamen geçmeli miyim, hayatımı nasıl kurgulamalıyım gibi bir sürü soru, bir sürü düşünce zihnimde dönüp duruyordu. Ne zaman ki tüm soruları netleştirdim, kesin kararımı verdim, işte o an Tayland’ın DTV vizesine başvurdum. Vizem onaylandığında önümde yeni bir yol belirdi: Önce gidip o çok merak ettiğim Da Nang’ı mı görmeliydim, yoksa doğrudan Tayland’a mı geçmeliydim?

 

Aylardan Şubat’tı. Mart ayının başında DTV vize onayim gelince vakit kaybetmeden hemen yola çıkmak istedim. Fakat yine evrenin de kendine ait bir akışı vardı. Çok ucuza bulduğum aktarmalı uçak biletimin Ortadoğu’daki savaş nedeniyle iptal olması, yeni bir uçak bileti arayışım derken bulabildiğim en yakın ve en olası tarihin tam da doğum günüme denk gelen 5 Nisan gününe denk gelmesi... Bu planladığım bir şey değildi ama sanki evrenin bana bir doğum günü hediyesiydi. Ve doğum günümü havada, Asya’ya yaptığım seyahatte kutlamak nasip olmuştu. Hayatımda unutmayacağım tek doğum günüm şu ana kadar diyebilirim. Mart ve Nisan ayları, Tayland’ın Chiang Mai bölgesi için "burning season" (yakma dönemi) olarak bilinir; hava kirliliğinin tavan yaptığı, gökten neredeyse kül yağdığı zorlu bir dönemdir bu. Orada nefes almak zorlaştığı için, Chiang Mai’de kalan dijital göçebeler bu aylarda hava kalitesi çok daha iyi olan Da Nang’a kaçarlar. Bunu hem oradaki yerel halktan hem de uzun süredir Asya’da yaşayan arkadaşlarımdan dinlemiş, kendim de derinlemesine araştırmıştım. Ben de bu dönemi fırsat bilip, Tayland öncesinde Vietnam’ın bu güzel sahil şehrini deneyimlemeye karar verdim. Hemen vizemi aldım, Airbnb üzerinden bir aylık bir ev kiraladım ve uçak biletlerimi hazırladım. Aslında üç aylık vizeye sahiptim ama şehri gözlerimle görmeden ne kadar kalacağımı kestiremediğim için evi ilk etapta uzun tutmak istemedim. Seversem, konaklamayı vize sürem boyunca uzatabilirdim.

 

Da Nang Havaalanı oldukça küçük, sakin bir yer. Uçaktan indikten sonra gümrükten geçmek ve valizimi teslim almak bir saati bile bulmadı. Gümrük kapısının hemen çıkışında turistler için sim kart satan yerler var; oradan yerel bir hat alıp internete bağlandım. Daha önce Asya ülkelerinde deneyimli olduğum için telefonumda Grab uygulaması zaten yüklüydü. Kiraladığım eve gitmek için hemen bir araç çağırdım. Yolculuk sırasında şoför yarım yamalak İngilizcesiyle klasik turist soruları sormaya başladı: "Vietnam’a ilk gelişiniz mi?", "Ne kadar kalacaksınız?", "Özel şoföre ihtiyacınız var mı, size eşlik edebilirim..." Bunlar insanı tedirgin eden değil, aksine oldukça nazik ve cana yakın bir tavırla sorulan sorulardı. Belli ki amaçları sadece dürüstçe para kazanmaktı. Yine de sınırlı ve kısa cevaplar vermeyi seçtim; ilk defa geldiğimi, bir ay ya da daha uzun süre kalacağımı, dijital göçebe olduğumu, burada arkadaşlarımın bulunduğunu ve özel bir şoför arayışım olmadığını söyleyerek teşekkür ettim.

 

Buna rağmen telefon numarasını vermekte ısrar etti ve benimkini de rica etti. Kırmamak adına numaraları karşılıklı kaydettik. Ertesi sabah saat tam 06:00’da bana WhatsApp’tan mesaj atmış; uyandığımda gördüm. Günün planını soruyor, araca ihtiyacım olup olmadığını merak ediyordu. Hiç cevap vermeden numarayı doğrudan engelledim. İlerleyen günlerde bindiğim neredeyse tüm Grab şoförleri benzer şekilde numaralarını verip WhatsApp’tan ekleşmek istediler. Çoğuna numaramı verdim çünkü insan burada garip bir şekilde güvende hissediyor, kötü bir niyet sezinlemiyorsunuz. Komisyon ödemeden doğrudan iş kapmaya çalıştıkları çok belliydi ve bunu hiç ısrarcı olmadan, kibarlıkla yapıyorlardı. Ben yine de kendi güvenlik prensiplerim gereği tüm yolculuklarımda Grab uygulamasını resmi olarak kullanmaya devam ettim.

 

Bu konudan vlog videolarımdan birinde bahsetmiştim. Videonun altına yorum yazan bir izleyici, üç aydır Da Nang’da yaşadığını ama başına hiç böyle bir şey gelmediğini belirterek, şehir hakkında söylediğim hiçbir şeye katılmadığını yazmıştı. Kendi deneyimlerimizin tek mutlak gerçek olduğuna, başkalarının farklı yollardan geçebileceğine inanmak neden bu kadar zor geliyor bize? Farklı bir tecrübe duyduğumuzda neden onu hemen "yalan" ya da "abartı" olarak etiketleyip karalamaya çalışıyoruz? Farklı pencerelerden bakabilmek, yargısızca dinleyebilmek insanı neden bu kadar ürkütüyor? O yorumu okuduğumda kafamda bu düşünceler belirmişti. Her neyse, yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuğun ardından eve ulaştım. Giriş süreci çok rahattı, dairem beni bekliyordu. Eve vardığımda hava kararmış, saat akşam yedi olmuştu. Şansıma, Chiang Mai’de tanıştığım bir arkadaşım da hava kirliliğinden kaçıp tam o günlerde Da Nang’a gelmişti. Çok acıkmıştım, hem onunla buluşmak hem de Vietnam mutfağına ilk adımı atmak için hemen dışarı çıktım.

 

Yolun verdiği yorgunlukla, ikimizin de şehre çok yeni olmasının getirdiği o acemilikle rastgele bir yerel lokantaya oturduk. Klasik bir Asya usulü noodle sipariş ettim. Hayatımda yediğim en kötü yemek değildi belki ama iyi olduğunu söylemek de imkansızdı. Gitmeden önce karşılaştığım herkes Vietnam yemeklerinin ne kadar olağanüstü olduğundan bahsettiği için içimde yüksek bir beklenti oluştuğunu o an fark ettim. Yemekten pek keyif alamamıştım, sadece açlığımı bastırmak için yedim. Ama kendime hatırlattım; daha ilk günümdü, önümde keşfedecek koskoca bir ay vardı ve bedenim yol yorgunuydu.

 

 

Ertesi sabah uyanır uyanmaz kendimi plaja attım. Sahil gerçekten büyüleyiciydi; upuzun, alabildiğine geniş bir kumsal ve denizin tadını çıkaran insanlar... Manzara harikaydı. Tabii ben de hiç vakit kaybetmeden suya bıraktım kendimi. Sahilin bazı bölümlerinde şezlong kiralayabileceğiniz özel alanlar var; dilerseniz buraları kullanabiliyor ya da pek çok insanın yaptığı gibi havlunuzu doğrudan incecik kumların üzerine serip anın tadını çıkarabiliyorsunuz. Deniz tamamen kumluk olduğu için yüzebilecek derinliğe ulaşmak adına suda epey bir yürümek gerekiyor. Fakat suyun o ılık sıcaklığı ve dokusu gerçekten çok dinlendirici. Dalgalı bir denizi var ama bu dalgalar insanı yoran cinsten değil; suyla oyun oynayabileceğiniz ya da sörf öğrenmek için ilk adımı atabileceğiniz keyifli bir hareketlilik sunuyor.

 

Da Nang’da gün tahmin ettiğinizden çok daha erken başlıyor. Şehir adeta sabah saat 05:00’te gözlerini açıyor. Yerel halk, mesaiye başlamadan önce sabahın o erken saatlerinde sahile akın ediyor, denize giriyor. Gün içinde, özellikle saat 11:00’den sonra hava dayanılamayacak kadar sıcak bir hal aldığından olsa gerek, insanlar ya sabahın ilk ışıklarını ya da akşam serinliğini tercih ediyorlar. Bu yüzden sahil o saatlerde oldukça kalabalık oluyor. Ancak bu kalabalığa rağmen herkes o kadar kendi halinde, o kadar sakin ki, o yoğunluğun içinde bile hiçbir rahatsızlık hissetmiyorsunuz.

 

 

İlk gün bir şezlong kiralamıştım ama sonraki günlerde ben de oranın yerlisi gibi davranmaya başladım; havlumu kuma serip dakikalarca uzandım. Kaldığım ev sahile yürüyerek sadece 7-8 dakika mesafeydi. Bu sayede sabahları denize girip güneşlenmek, akşamları ise sahil boyunca uzun yürüyüşler yapmak benim için çok güzel bir günlük rutine dönüştü. Denizi ve suyun enerjisini seven biri için bu yaşam biçimi gerçekten büyük bir lüks. Akşamları buradaki insanların en büyük keyfi, plajda ya da sahil şeridindeki o geniş kaldırımda yürümek. Bu uzun cadde boyunca dizilmiş küçük, sevimli işletmeler var; buralarda bir şeyler atıştırabilir ya da serin bir şeyler içebilirsiniz. Birkaç tane büyük beach club da sahil şeridine eşlik ediyor. Akşam yürüyüşlerinde kaldırım kenarında toplanıp özgürce dans eden insanlara rastlamak ise buranın sıradan bir mucizesi. Bu sahnelerin çoğunu Da Nang vlog videomda görselleriyle birlikte anlatmıştım. Vlog videosunu buradan  izleyebilirsin. Bu yazıda ise daha çok o videonun sınırlarına sığmayan, satır aralarında kalan detayları; keşfettiğim lezzet noktalarını ve alışveriş duraklarını paylaşmak istiyorum.

 

Açık konuşmak gerekirse, Vietnam mutfağı benim damak tadıma çok fazla hitap etmedi. Yemek fotoğrafçılığı yaptığım yıllarda, İstanbul ve Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde  500’ün üzerinde restoranda çekim yapmış, aynı zamanda fotoğrafını çektiğim yemeklerin tadına bakma imkanı bulmuştum. Sokak arasındaki çiğ köfteciden, Michelin yıldızlı şeflerin hazırladığı tabaklara, oldukça pahalı olan lüks restoranlara kadar birçok yemeği deneme imkanım olmuştu. Bir de bunların üstüne Türk mutfağının ve Tayland mutfağının o aromatik tadını biliyorsanız damak tadınız da gelişiyor istemsiz olarak.

 

Da Nang’da, genellikle noodle tabanlı, et ya da tavuk suyuyla hazırlanan, içine çeşitli sebzelerin ve etlerin eklendiği yoğun aromalı çorba seçenekleri her yerde karşınıza çıkıyor. Ancak benim gözlemlediğim kadarıyla en popüler, en ayaküstü sokak lezzeti kesinlikle "Bánh Mì" dedikleri bir çeşit ekmek arası sandviç. Çıtır bir sandviç ekmeğinin içerisine yumurta, et ya da tavuk yerleştirip, taze sebzeler ve kendilerine has özel bir sosla servis ediyorlar. Şehrin hemen her köşe başında bir Bánh Mì tezgahı görmek mümkün. Hem çok hızlı bir atıştırmalık hem de tek başına doyurucu bir öğün olabiliyor; üstelik fiyatları inanılmaz uygun. Şehrin farklı noktalarında pek çok kez denedim; aralarında kalbimi çalan, yediğim en iyi Bánh Mì’yi yapan yeri aşağıda harita linkiyle birlikte bırakacağım.

 

Bir diğer yerel sokak lezzeti ise parmak şeklinde, incecik ekmeklerin arasına sürülen bir çeşit pate (ezme) ile sunuluyor. Yanında acı, domates tabanlı bir sosla servis ediyorlar ve fiyatı gerçekten şaşırtıcı derecede ucuz. Tabii bir tanesiyle doymak pek mümkün değil ama tanesi sadece 7 VND. 

 

 

Şehirde yürürken sürekli karşılaşacağınız bir başka lezzet arabası daha var: Küçük bir motosikletin arkasına yerleştirilmiş camekanlarda "Bánh Bao" satıyorlar. Görünüşünden buharda pişirildiğini tahmin ettiğim, bir nevi "bun" ekmeği bu. İçerisinde patates ya da çeşitli sebze harçları oluyormuş, fiyatı da yine 10-15 VND civarında, oldukça yerel bir tat. Ben şahsen denemedim. Neden derseniz; bu seyyar arabalar günün her saati arkalarındaki hoparlörden kayıttan çalan ve durmaksızın "Bánh Bao!" diye bağıran, kulağı tırmalayan bir sesle şehirde dolaşıyorlar. Bu ısrarlı ses bende bir mesafe yarattı sanırım, o yüzden tatmak içimden gelmedi; belki bir sonraki gelişimde denerim.

 

Deneyimlediğim ve yolunuz düşerse şans vermenizi önerdiğim diğer mekanları, kendi öznel yorumlarımla birlikte aşağıya listeliyorum:

 

Phở An - Vietnamese Food & Drinks

Kaldığım eve çok yakın olan, bu sayede sık sık uğradığım bir mekan haline geldi. Geleneksel Vietnam lezzetlerini bulabileceğiniz; hem temiz, hem bütçe dostu, hem de servisi oldukça hızlı bir yer. Yemeklerin lezzeti de standartların üzerindeydi.

 

 

Phở, Bún Chả Hà Nội Xưa - 21 Ngô Thì Sĩ

Geleneksel Vietnam mutfağını, özellikle de Phở çorbalarını denemek için harika bir durak. Fiyatları yerel halkın ve göçebelerin bütçesini yormayacak kadar makul.

 

 

Roly Poly Fresh Spring Rolls & Coffee Da Nang

İnanılmaz taze, hafif ve lezzetli spring roll (bahar rulosu) çeşitleri yapıyorlar. Mekanın genel atmosferi ve enerjisi de vakit geçirmek için oldukça huzurlu ve hoş.

 

 

2 Ladies Kitchen

Burası "turist bölgesi" olarak adlandırılan sahil şeridine paralel sokaklardan birinde yer alıyor. Geleneksel Vietnam yemeklerini ve popüler Bánh Mì çeşitlerini bulabileceğiniz bir aile işletmesi. Fiyatları şehir geneline göre ortalamada kalıyor; sanırım sahil şeridine yakın olmasından dolayı fiyatlar iç kısımlara göre biraz daha yüksek tutulmuş.

 

 

Thìa Gỗ Restaurant Da Nang Thìa Gỗ Đà Nẵng

Gelelim benim bu şehirdeki mutlak favorime... Yemekleri o kadar lezzetli, servisi o kadar hızlıydı ki buraya defalarca gittim. Mekanın temizliği, dekorasyonu ve sunduğu dingin ambiyans gerçekten çok etkileyici. Fiyatları sunduğu kaliteye göre oldukça makul. İlk gittiğimde saat henüz erkendi, çıkışta kapıda uzun bir kuyruk oluştuğunu fark ettim. Sonraki gidişlerimde de bu manzara değişmedi. Anlaşılan o ki burası sadece benim değil, şehre gelen birçok gezginin ve gurmenin ortak favorisi olan popüler bir nokta.

 

 

Ut Phi Cafe Brunch

Tasarımı, ışığı ve ambiyansı çok tatlı bir kafe. Bir sabah arkadaşımla kahvaltı etmek için gitmiştik. Menüyü incelerken "Şakşuka" yazısını görmek beni çok şaşırttı ve merak edip hemen sipariş verdim. Masaya gelen yemeğin bildiğimiz, sıcak, dumanı üstünde bir "Menemen" olması yüzümde kocaman bir tebessüm yarattı. Bizim menemen, Vietnam’a uzanınca ismi şakşuka olmuş. Sonradan küçük bir araştırma yapınca buranın aslında Yunan mutfağı ağırlıklı konsept bir yer olduğunu öğrendim.

 

 

Da Nang’da, hatta genel olarak Asya ülkelerinde bizim alışık olduğumuz anlamda zengin bir tatlı kültürüyle karşılaşmıyorsunuz. Yani her köşe başında bir pastane ya da tatlıcı dükkanı aramayın. Var olan az sayıdaki yer ise tamamen Batı tarzı tatlılar sunuyor. Sanırım Vietnamlılar sabah yaptıkları omlet dahil neredeyse her yemeğin içine şeker koydukları için gün içindeki şeker ihtiyaçlarını fark etmeden karşılıyorlar; bu yüzden ekstra bir tatlı yapma gereği duymuyorlar. Bunun yerine şehrin her yerinde taze meyve suyu satan küçük büfe ve kafeler var. Bu arada ufak bir ipucu: Bu taze meyve sularının içine de ekstra şeker ekliyorlar. Çoğu zaman "Şeker istiyor musunuz?" diye nezaketen soruyorlar ama sormasalar bile eğer saf meyve tadı almak istiyorsanız sipariş verirken şekersiz istediğinizi mutlaka belirtmelisiniz.

 

Torino Bakery

Batı tarzında, özellikle İtalyan usulü harika pastalar ve ekmekler üreten çok tatlı bir fırın-pastane. İşletmenin sahibi olan Vietnamlı kadın, İtalya’da profesyonel pastacılık eğitimi almış. İtalyan mutfağının ve özellikle o hafif tatlılarının büyük bir hayranı olarak burası benim Da Nang’daki vazgeçilmez sığınaklarından biri oldu. Özellikle yaptıkları "Cannoli" tek kelimeyle enfesti.

 

 

Kem Dừa Mã Lai Ice Cream Đà Nẵng

Bu dondurmacı, akşamları hava karardıktan sonra kaldırıma küçük tezgahını kuran, önüne de minik masa ve tabureler atan çok salaş bir yer. Dondurmayı doğrudan gerçek bir Hindistan cevizi kasesinin içinde servis ediyorlar. Gitmeden önce burayı çok övmüşler, yoğun tavsiye üzerine uğramıştım. Ancak dürüst olmak gerekirse, buranın bu kadar popüler olmasının tek sebebi fiyatının aşırı ucuz olması. Sundukları dondurma standart, tek düze bir lezzet; üzerine de hazır endüstriyel soslar döküyorlar. Ben özellikle tatlı konusunda daha gurme, derin lezzetleri tercih ettiğim için burası beni çok tatmin etmedi.

 

 

Bunun yerine sahile yakın konumda yer alan, gerçek meyvelerden yapılan, el yapımı gurme dondurmalar ve taze sorbeler sunan mekanları tercih ettim. Fiyatları kıyaslayınca elbette daha yüksekti ama ucuz diye sürekli aynı sıradan şeyi yemektense, her seferinde damağımda iz bırakacak farklı ve gerçek lezzetleri deneyimlemek benim için daha önemli.

 

 

Gelelim yukarıda bahsettiğim, şehirdeki en favori Bánh Mì adresime:

 

Tiệm Bánh Mì Cà Phê (68 Hoàng Kế Viêm)

Yolunuz Da Nang’a düşerse burayı mutlaka bir kenara not edin. Çıtır ekmeği, sosların dengesi ve tazeliğiyle kesinlikle denediğinize pişman olmayacağınız bir lezzet noktası.

 

 

Izakaya Man

Da Nang’da dünya mutfaklarından harika restoranlar bulmak da mümkün. Bir sushi aşığı olarak şehirdeki Japon mutfağı arayışımda keşfettiğim Izakaya Man, en sevdiğim mekanlardan biri oldu. Sushileri gerçekten çok lezzetliydi. Burası da yine turist bölgesinde, sahile oldukça yakın sokaklardan birinde yer alıyor.

 

 

Da Nang tam anlamıyla bir kafeler cenneti. Özellikle kahve konusunda inanılmaz başarılılar, hemen her yerde içtiğiniz kahve çok lezzetli. Klasik Vietnam kahvesi oldukça yoğun, sert, hafif acımtırak ve espresso gibi az miktarda servis edilen güçlü bir karakterde. 

 

Bir de benim ilk yudumda bağlandığım, adeta müptelası olduğum "Coconut Coffee" (Hindistan Cevizli Kahve) var. Hindistan cevizi sütü, buz ve yoğun kahvenin blenderdan geçirilerek hazırlandığı, milkshake kıvamında nefis bir içecek. Kaldığım sokakta çok şirin bir kafe vardı, her gün istisnasız oraya uğrar, kahvemi alır sahile geçerdim. Kısa sürede kafenin müdavimi olmuştum hatta. Ben kahve tadını biraz daha baskın ve yoğun sevdiğim için oradaki garson bana kahve oranı daha yüksek olan özel bir "blended" versiyon önermişti; o günden sonra favorim ilan ettim.

 

Dưới Hiên Nhà

Bahsettiğim o sevimli, sıcak, yerel dokuyu sonuna kadar hissettiren ve harika Hindistan cevizli kahve yapan sokak arası kafe burası.

 

 

Peki, Da Nang’da seyahat ederken başka neler yapılabilir?

Bana göre şehre gelip de "Lady Buddha" heykelini ve tapınak alanını ziyaret etmeden dönmek büyük bir eksiklik olur. Burası benim Da Nang’daki ilk vlog videomu çektiğim yer olduğu için kalbimde her zaman çok ayrı, çok duygusal bir yere sahip olacak. Bazı mekanların gerçekten kendine has bir ruhu, sizi sarıp sarmalayan, iç dünyanızda iz bırakan ve size gerçek bir kaynak oluşturan özel bir enerjisi var.

 

 

Da Nang’a ayak bastığım ilk günlerde burayı ziyaret etmiştim; şehirden ayrılmadan hemen önce içimden gelen bir sesle bir kez daha gittim. Nedenini tam olarak kelimelerle ifade edemesem de, oranın dingin enerjisi beni yeniden kendine çekti; sanki gitmeden önce bana güzel bir veda etmek istedi. Tapınak alanına giriş tamamen ücretsiz. Da Nang’ı oldukça yüksek bir tepeden, kuş bakışı izleyebileceğiniz harika bir deniz ve şehir manzarasına sahip. Ayrıca devasa heykellerin gölgesindeki o yeşil bahçelerin dinginliği, ortamın genel sessizliği ruhu dinlendirmek için birebir. Vietnam genelinde bu tarz pek çok kültürel alanı ücretsiz ya da çok sembolik rakamlarla gezebiliyorsunuz.

 

Şehirde eğer isterseniz katılabileceğiniz pek çok hareket ve sosyalleşme etkinliği de mevcut. Benim buralardaki kişisel tercihim genellikle spor ve dans toplulukları oldu. Asya ülkelerinde latin dansları (salsa, bachata) toplulukları ve etkinlikleri inanılmaz yaygın ve organize. Ben de geçen yıl Chiang Mai’deyken latin danslarına merak sarmış, bu tarz sosyal etkinliklere katıla katıla başlangıç seviyesinde dans etmeyi öğrenmiştim. Bir süre sonra bu durum bende öyle bir tutkuya dönüştü ki, haftada üç akşam kendimi pistte buluyordum. Hem dünyanın her yerinden gelen yeni insanlarla tanışmak, hem harika bir kardiyo ve hareket alanı yaratmak, hem de saf eğlenceyi bir arada bulmak için muazzam bir fırsat. Üstelik etkinliklerin giriş ücretleri de yok denecek kadar az. Genelde akşam saat 20:00 gibi, gecenin hemen başında yeni başlayanlar için kısa bir "beginner" dersi oluyor; isterseniz ona dahil olabiliyorsunuz. Ya da "Ben adımları zaten biliyorum" derseniz, dersin bitimine yakın gidip doğrudan sosyal dans kısmına katılabiliyorsunuz. Gelen kitle tamamen çok renkli; dünyanın her yerinden seyahat eden turistler, dijital göçebeler ve dansı seven yerel halk bir arada eğleniyor. Da Nang’da da hemen her akşam farklı bir mekanda bu tarz latin geceleri düzenleniyor; benim de şehirdeki en sık gittiğim, kendimi evimde hissettiğim aktivitelerden biriydi.

 

Ayrıca sahilde sabahları birlikte fonksiyonel antrenmanlar yapan, açık havada hareket eden topluluklar da var; onlara da dahil olmak güne harika başlamanızı sağlıyor.

 

 

Burada bir parantez açıp sokaklardaki o harika dinlenme kültüründen de bahsetmek gerek. Asya ülkelerinin adeta imzası haline gelen masaj salonları Da Nang sokaklarında da adım başı karşınıza çıkıyor. Günün yorgunluğunu atmak için yol üstündeki bu yerlerde hızlıca ayak, boyun veya sırt masajı yaptırabiliyorsunuz ve fiyatları gerçekten inanılmaz ucuz.

 

Gelelim seyahat eden herkesin aklındaki o en önemli soruya: Güvenlik meselesi.

Yalnız seyahat eden bir kadın olarak, Da Nang’ın gerçekten çok güvenli bir şehir olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Vietnam halkı, dil bariyeri yüzünden (İngilizce bilen sayısı ne yazık ki çok az) ilk başta biraz mesafeli görünse de son derece nazik ve saygılı. Her zaman kibarlar ve bir ihtiyacınız olduğunda ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorlar. İnsanlar genel olarak kendi halinde; sokaklarda yürürken beni rahatsız eden tek bir bakışla ya da davranışla karşılaşmadım. Yüzlerinde hep yumuşak bir gülümseme var, hayatlarından memnun ve mutlu görünüyorlar. Şehirde suç oranı neredeyse yok denecek kadar az; kaldığım süre boyunca ne kötü bir olaya şahit oldum ne de duydum. Orada bir yıl ya da daha uzun süredir yaşayan expat (yabancı) arkadaşlarımdan dinlediklerim de tamamen bu doğrultudaydı. Kulaktan kulağa yayılan ufak tefek asayiş olayları ise genellikle tatile gelen turistlerin kendi aralarında çıkardığı münferit durumlardan ibaret.

 

Sahile yakın bir bölgede, gece hayatının kalbi sayılan, kulüplerin ve barların yan yana dizildiği hareketli bir sokak var. Buradaki mekanlar sabaha kadar açık olduğundan ve alkolün de etkisiyle, bir akşam yabancı turistlerin kendi arasında kavga ettiğine dair bir şeyler duyulmuştu. Ben de bir akşam arkadaşlarımla oradaki mekanlardan birine gitmiştim; kendi adıma kaldığım bir ay boyunca kendimi tamamen güvende hissettim ve tek bir an bile huzursuzluk yaşamadım. Tek bir küçük ve komik olay hariç... Şimdi hatırladıkça beni hala güldüren bir gece macerasıydı bu.

 

Yine bir akşam arkadaşlarımla katıldığımız o keyifli dans etkinliğinin çıkışında eve doğru yürüyordum. Dans ettiğimiz mekan evime yürüyerek sadece iki dakikalık mesafedeydi. Saat epey geç olmuştu ve sokaklar tamamen ıssızdı. Tam yürürken karşıdan bana doğru gelen bir karaltı fark ettim. Yaklaştıkça iri yapılı, dış görünüşünden Avrupalı olduğunu tahmin ettiğim yarı çıplak ve aşırı sarhoş bir adam olduğunu anladım. Adam o kadar kendinde değildi ki, bence o an dünyanın hangi ülkesinde, hangi caddesinde olduğunun bile farkında değildi; yalpaya yalpaya yürüyordu. Beni gördüğü an kendi kendine bir şeyler mırıldanarak doğrudan üzerime doğru adımlamaya başladı. İşte o an sinir sistemim benden bağımsız olarak harika bir refleks gösterdi; daha zihnim ne olduğunu bile analiz edemeden bedenim hemen kaçma moduna geçti ve adeta yengeç gibi yan yan yürüyerek engelli koşu yapar gibi adamın etrafından kıvrılıp hızlı adımlarla yanından geçtim. Kendimi hemen eve attım; ne de olsa ev sadece iki dakika uzaklıktaydı. Tehlike tamamen geçip ertesi gün olduğunda, yaşadığım bu anı arkadaşıma anlatırken kendimi kahkahalar atarken buldum. Çünkü komik olan şuydu: Olayın hemen öncesinde mekanda arkadaşıma sarhoş şakası yapmıştım, o da centilmenlik edip gece sonunda beni eve bırakmayı teklif etmişti. Ben de "Ben sarhoş değilim, alt tarafı iki dakikalık yol, yürüyebilirim" diyerek tek başıma çıkmıştım. Bu diyalogdan hemen iki dakika sonra böyle bir yengeç yürüyüşü macerası yaşamak gerçekten büyük bir ironiydi. Sinir sistemi gerçekten çok mucizevi bir mekanizma; zihin devreye girip plan yapmadan, beden tehlikeyi sezip kendi koruma kalkanını anında devreye sokuyor.

 

Bir dijital göçebe olmak, her ne kadar kulağa sürekli tatil yapmak gibi gelse de, aslında gezerken aynı verimlilikle çalışabilmek demek.

Da Nang’ı keşfederken bir yandan da işlerimi kesintisiz yürütmeye ve üretmeye devam ettim. Şehrin Avrupa saat dilimine göre 4-5 saat ileride olması benim çalışma rutinime harika bir avantaj sağladı. Avrupa’daki iş ortaklarım ve danışanlarım henüz uyurken, ben sabahın erken saatlerinde sakin adımlarla denize girip kahvaltımı yapıyor; günün o en sıcak ve dışarı çıkılması zor saatlerinde ise evimde ya da serin bir kafede pürüzsüzce çalışabiliyordum. Akşamları yaptığım o kısa sahil yürüyüşleri ve yerel akşam yemeklerinin ardından dans aktivitelerine katılıyor, gece eve döndüğümde ise enerjik bir şekilde grup derslerimi ve birebir seanslarimi yönetiyordum.

 


Hem seyahat etmek hem de çalışmak benim için bu şehirde inanılmaz verimli bir dengeye oturdu. Gördüğüm her küçük detay, ilk kez deneyimlediğim bir yerel yemek ya da sahilde sabahın ilk ışıklarıyla spor yapan insanların o kolektif hareketi, blog yazılarım ve vlog içeriklerim için yaratıcılığımı besleyen, vizyonumu geliştiren birer ilham kaynağına dönüştü. Üstelik Da Nang’ın internet altyapısı tek kelimeyle harika. Hemen her kafede yüksek hızlı, ucretsiz ve sorunsuz çalışan Wi-Fi bağlantısı mevcut. Kafelere gittiğinizde zaten masaların çoğunda dünyanın dört bir yanından gelmiş, bilgisayarının başında çalışan expat yoğunluğunu görüyorsunuz; bu da insanı ister istemez ortak bir çalışma üretkenliğine dahil ediyor.

 

Konaklama konusuna gelecek olursak;

Da Nang’a ilk kez gelecekseniz kesinlikle "My Khe Beach" sahil şeridinin bulunduğu o yarımada bölgesini tercih etmenizi öneririm. Burası hem plaja yürüme mesafesinde hem de kafelerin, marketlerin yoğunlaştığı konforlu bir turist bölgesi. Elbette bütçenize göre şehrin daha iç kısımlarında, nehir kenarında da evler bulabilirsiniz; eğer altımda motorum veya arabam var, git gel yapmak beni yormaz derseniz oralar da bir alternatif. Ancak ben her yere yürüyerek, sahil havasını içime çekerek ulaşabilmek adına denize çok yakın bir lokasyonu seçtim. Airbnb üzerinden kiraladığım ve bir ay boyunca konakladığım dairenin linkini de aşağıya bırakıyorum. Evden gerçekten çok memnun kaldım; son derece temiz, düzenli ve kompakt bir plaj eviydi. İhtiyacım olan her detay düşünülmüştü. İçinde küçük bir mutfağı olduğu için dışarıda yemek istemediğim günlerde kendi malzemelerimi alıp evde sağlıklı yemekler de pişirebildim. Genellikle sabah kahvaltılarını evde kendim hazırlayıp, akşam yemeklerinde ise az önce bahsettiğim dışarıdaki lezzet duraklarını keşfetmeyi tercih ettim. Batı tarzı kahvaltı veren birkaç kafe bulmanız mümkün ancak geleneksel olarak Asya ülkelerinde bizim bildiğimiz, alıştığımız türden bir kahvaltı kültürü kesinlikle yok. Onlar günün ilk öğünü dahil her vakitte noodle ya da pirinç tabanlı sıcak yemekler tüketiyorlar.

 

Apartment in Quận Ngũ Hành Sơn

 

Dragon Bridge (Ejderha Köprüsü) de şehirde mutlaka çıplak gözle görmeniz gereken yerlerden biri.

 

 

Hafta sonları; yani Cuma, Cumartesi ve Pazar akşamları tam saat 21:00’de köprü üzerinde harika bir ateş ve su gösterisi düzenleniyor. Köprü mimarisine can veren o devasa ejderha heykelinin ağzından önce gerçek ateşler yükseliyor, ardından da izleyen kalabalığın üzerine doğru neşeyle sular püskürtülüyor. 

 

 

Gösteri saatinde hem köprünün üzeri hem de nehir kenarındaki kaldırımlar yerel halk ve turistlerden oluşan inanılmaz bir kalabalıkla dolup taşıyor. Köprünün hemen çok yakınında büyük bir gece pazarı kuruluyor; gösteri öncesinde erkenden gidip o renkli pazarı gezebilir, sokak yemeklerinin tadına bakabilir, saat yaklaşınca da isterseniz köprü üzerinden ya da ejderhayı tam karşıdan ama biraz daha uzaktan görebileceğiniz nehir kıyısındaki kaldırımlardan birine konuşlanabilirsiniz.

 

 

Bir diğer hareketli alışveriş noktası ise "Han Market". İçeride her türlü tekstil ürününü, hediyelik eşyayı ve "sahte markalı" giysileri bir arada bulabileceğiniz devasa, labirent gibi bir pazar yeri. Burası gerçekten tam anlamıyla çılgın, gürültülü ve kaotik bir atmosfer. Bu yüzden buraya ya enerjinizin, keyfinizin çok yerinde olduğu bir günde ya da ne alacağınızı tam olarak bilip nokta atışı yapacağınız bir sabahta gitmenizi tavsiye ederim, aksi takdirde kalabalık insanı biraz yorabiliyor :)

 

Da Nang’da yaşarken, şehrin hemen yakınındaki tarihi ve turistik bölgeleri de günübirlik rotalarla kolayca ziyaret edebilirsiniz. Bunlardan ilki araçla yaklaşık 8-10 dakikada ulaşabileceğiniz meşhur "Marble Mountain" (Mermer Dağları). Ben meşhur tarihi kasaba Hoi An’e doğru yola çıktığım bir gün, sabah saat 10:00 sularında yol üstünde olduğu için buraya da bir uğrayayım, buraları da gezip öyle devam ederim diye düşünmüştüm. Fakat dağın eteklerine vardığımda kelimenin tam anlamıyla çılgın bir turist kalabalığı ve upuzun bir bilet kuyruğuyla karşılaştım. Dünyadaki tüm turistik tur otobüsleri sözleşmiş gibi aynı saatte oraya yığılmıştı sanki. O dikey güneşin ve yoğun sıcağın altında o upuzun kuyrukta saatlerce beklemeyi gözüm yemediği için, enerjimi düşürmemek adına hızla oradan uzaklaştım ve Hoi An yoluma devam ettim. Burayı da "belki bir sonraki sefere" diyerek yapılacaklar listeme bıraktım. Da Nang’dan günübirlik büyük bir heyecanla ziyaret ettiğim, masalsı dokusuyla beni büyüleyen Hoi An ve Hue Imperial City seyahatlerim için ise hafızamdaki tüm detaylarla ayrı, derinlemesine bir yazı yazacağım.

 

Yerel halkla iletişim kurarken de dil bariyerinin aslında ne kadar önemsiz bir detay olduğunu burada yaşayarak idrak ettim. İngilizce konuşamasak da pazarlarda, kafelerde ve marketlerde sadece mimiklerimizle, beden dilimizle ve kocaman bir gülümsemeyle çok rahat anlaşabildik. İçten gelen bir nezaket ve sıcak bir tebessüm bu topraklarda gerçekten her kapıyı açıyor. İnsan kendi bedenini kasmayı bırakıp rahatladığında, derin bir bağ kurabilmek için aslında aynı kelimelere ihtiyacımız olmadığını çok daha net fark ediyor. Ruhlar ve bedenler bir şekilde kendi ortak frekansını buluyor.

 

Son söz olarak; Vietnam hayatınızda en az bir kez gelip, bu havayı soluyup, bu sokakları çıplak gözle görmeniz gereken çok özel coğrafyalardan biri. Kendi adıma, bu büyük ülkenin henüz keşfedemediğim diğer farklı şehirlerini ve saklı kalmış kültürlerini deneyimlemek adına buraya gelecekte mutlaka yeniden döneceğimi biliyorum. Şu an için yaşam şartları, ekonomik dengeleri ve sunduğu hayat kolaylığı bir seyahati kurgulamak için fazlasıyla elverişli ve davetkar. Ancak hepimizin gözlemlediği gibi, şu anda Asya ülkeleri tüm dünyada inanılmaz bir rağbet görüyor; küresel göç dalgası bu coğrafyanın her köşesini hızla sarıyor. Bu yoğun ilginin ve hızlı dönüşümün ardından buraların beş yıl sonra nasıl bir çehreye bürüneceğini, bu bakir ve kolay ruhunu ne kadar koruyabileceğini kestirmek zor. Tam da bu yüzden, hayatın içimize düşürdüğü o fısıltıları ertelememek, evren bize gitmek istediğimiz yolların işaretlerini sunarken o yola çıkma cesaretini "şimdi" gösterebilmek çok kıymetli. Çünkü seyahat etmek sadece haritada bir yer değiştirmek değil; yol boyunca zihnimizdeki o eski korkularla, önyargılarla yüzleşmek ve en önemlisi de gecenin bir yarısı hiç bilmediğimiz bir sokakta sinir sistemimizin bizi nasıl şefkatle ve bilgece koruduğunu görerek kendi bedenimize yeniden güvenmeyi öğrenmektir.

 

Dünyanın her yeri bizim ve keşfetmemiz için bekliyor.

Sevgiyle,

Elif Gökçe

 

 

 

 

Yayınlanma tarihi:  Güncellenme tarihi:  

Yorum bırakın

Lütfen unutmayın, yorumların yayınlanmadan önce onaylanması gerekir.