
Zihnindeki Misafirler
Zihin, bazen farkında bile olmadan içinde yaşadığımız koca bir ülke gibi... Sınırları esnek, kapıları çoğu zaman ardına kadar açık. İçeri girenin niyetini sorgulamadan, her gelene bir köşe ayıran bir yer burası. Düşünceler orada özgürce dolaşıyor, kelimeler konaklıyor, bazı cümleler ise sormadan kök salıyor. Bu ülkenin bütünüyle bize ait olduğunu, her karışının kendi toprağımız olduğunu düşünmeye meyilliyiz. Oysa biraz yakından bakınca, zihnimizin aslında başkalarının bıraktığı ayak izleriyle dolu olduğunu fark ediyoruz.
Zihnimize Sessizce Sızanlar
Gün içinde zihnimizi nelerle besliyoruz? Okuduklarımız, duyduklarımız, bir anlığına kulak kabarttığımız o sesler... Hiç tanımadığımız birinin satır aralarına bıraktığı kendi korkuları bile yavaşça, sanki parmak uçlarında yürür gibi içeri sızıyor. Bir kitap sayfasındaki o yoğun anlam, bir podcast’te duyduğumuz bir yargı, hatta bir videonun altına alelacele yazılmış tek bir yorum bile zihnimizde kendine bir yer buluveriyor. Oysa bu girişler o kadar sessiz ki, çoğu zaman akışta kayboluyorlar. Kapıyı çalan ya da izin isteyen kimse yok.
Zaman geçtikçe zihnimiz tek bir kişinin hikâyesi olmanın ötesine geçiyor; birden fazla anlatıcısı olan, seslerin birbirine karıştığı upuzun bir romana dönüşüyor. Bazı düşünceler çok tanıdık, çünkü yıllardır oradalar. Bazılarını ise o kadar çabuk sahipleniyoruz ki bu hıza şaşırıyoruz. Her sahiplendiğimiz düşünce, kendi özümüzden doğmayabiliyor.
Kendi Sesine Yabancılaşmak
Hiç başına geldi mi? Bazen kendi ağzından çıkan bir cümleyi sanki bir yabancı söylemiş gibi hissedersin. Kelime dökülür, içerde bir yere çarpar ve orada beklenmedik bir ağırlık, bir huzursuzluk bırakır. O an durup düşünürsün: “Bunu neden söyledim, bu düşünce gerçekten bana mı ait, ne zamandır benimle?” İşte o küçücük duraklama anı, zihnindeki o kalabalığı fark ettiğin en kıymetli uyanışlardan biri aslında.
Zihin anlatmayı çok seviyor, biliyorsun. İkna ediyor, mantıklı gerekçeler sunuyor, korkularımızı bile en makul zemine oturtuveriyor. "Olması gerekenleri" sıralıyor, "yapılmaması gerekenleri" kalın çizgilerle belirliyor. Biz de bazen bu anlatının büyüsüne kapılıp fark etmeden o hikâyenin kahramanı oluyoruz. Senaryo çoktan yazılmış, roller dağıtılmış, bedenimiz ise sahneye çıkmış bile…
En Dürüst Pusula: Beden
Lakin kıymetli bir noktayı gözden kaçırabiliyoruz: Beden daima hakikati fısıldar. Beden yorum yapmanın ötesindedir, doğrudan tepki verir. Zihnin kurduğu o süslü cümleler bedende bir karşılık bulduğunda, gerçek tüm çıplaklığıyla kendini ele verir.
Şöyle bir yokla kendini:
-
Bir düşünce geçtiğinde göğsün daralıyor mu?
-
Bir kelime nefesini mi sıkıştırıyor?
-
Bir inanç omuzlarına görünmez, ağır bir yük mü bırakıyor?
Eğer öyleyse, orada bir uyumsuzluk var demektir. Beden bu uyumsuzluğu tüm çıplaklığıyla yansıtır. Zihin geçmişin anılarıyla ya da başkalarının sesiyle meşgulken; beden daima şimdiye, bu ana aittir. Bu yüzden bedenin verdiği yanıt, zihnin kurguladığı hikâyelerden çok daha dürüst bir yerden gelir.
Bir cümleyi okuduğunda, bir karara vardığında bedeninde oluşan o ilk hisse bak... Rahatlama mı, genişleme mi, yoksa içten içe bir geri çekilme mi? Pusulan tam olarak orada, içinde.
Özgürleşmek Bir Hatırlayıştır
Kendi sesini duymak için zihnini tamamen susturmana gerek yok; bu seslerin arasından süzülmeyi öğrenmen yeterli. Bir anlığına durup sessizleştiğinde, dışarıdan gelen o gürültülü yankılar azaldığında, bedenin fısıltıları daha net duyulmaya başlar. Kalbinin ritmi, nefesinin derinliği, içindeki o incecik sezgi sana neyin gerçekten sana ait olduğunu söyleyecektir.
Belki de bütün mesele, tüm dış seslere kulak tıkamak yerine, her sesi sorgusuz sualsiz içeri almamayı öğrenmektir. Duyduklarınla, okuduklarınla, sana sunulan "doğrularla" arana ince bir mesafe koyabilmek... İşte o mesafede gerçek kendinle karşılaşırsın.
Ve bir noktada, o ses zihninden değil, en derinlerinden yükselir: “Bana ait olmayan düşünce kalıplarını bırakmakta özgürüm.”
Bu bir reddedişten ziyade, güzel bir hatırlama. Çünkü senin öz sesin hiçbir zaman kaybolmadı; o kalabalık pazar yerinde biraz arkalarda kaldı. Onu yeniden duymak için tek yapman gereken; durmak, dinlemek ve bedeninin dürüstlüğüne güvenmek.
Kendi sesinin, o kalabalığın içinden parlayarak sana rehberlik ettiği bir yolculuk olsun.
Sevgiyle,
Elif Gökçe

