Fenerlerin Işığında Hoi An Keşfi

Akışa ve evrenin fısıltılarına güvenerek çıkılan pürüzsüz bir yolculuk: Hoi An. Yemyeşil pirinç tarlalarının ortasında dans etmekten, gecenin masalsı fener ışıklarına uzanan ve kalbimin derinliklerinde yer edinen günübirlik bir keşif...

Fenerlerin Işığında Hoi An Keşfi

Hoi An’e yaptığım günübirlik seyahat de bir tesadüf değildi. Da Nang’a geleli henüz iki hafta olmuştu ve tüm dikkatim etrafı keşfetmeye odaklıydı. Şehrin sınırlarından dışarı henüz çıkmamıştım. Gezilecek yerler, yapılacak şeyler elbette çoktu. Fakat artık hayatı geldiği gibi, olduğu gibi, acele etmeden yaşamayı seçtiğim ve evrenin planlarına saygı duyduğum için işaretler bir süredir kendiliğinden önüme düşüyordu. Teslimiyet denilen o derin güven hissini kalbimde gerçekten keşfetmiştim.


Bu yazıda; teslim olmanın verdiği o büyük rahatlıkla yaşarken akışın beni Hoi An’e nasıl taşıdığını ve orada geçirdiğim dolu dolu, rengarenk bir günü paylaşacağım.


Hoi An’e gitmeden üç dört gün öncesiydi; bir dans stüdyosuna gitmiştim. Burada hemen bir parantez açmalıyım. Uzun yıllardır pole dans yapıyorum. Hatta dört yıl önce eğitmenlik eğitimimi de tamamladım. Pole dans; gücün ve estetiğin pürüzsüzce birleştiği, bedenin spor ve dansla havada bir kuş gibi süzülürken aynı zamanda dönen bir direğe karşı kendi merkezini bulduğu çok özel bir alan. Bununla ilgili ileride uzun uzun konuşacağımız ayrı bir yazı yazacağım, o yüzden şimdilik bu parantezi kapatıyorum. Seyahatlerimde gittiğim yerlerdeki spor ve dans etkinliklerini takip etmek, yerel pole dans stüdyolarını ziyaret etmek benim için harika bir keşif alanı oluşturuyor. Dünyanın farklı köşelerindeki eğitmenlerle ve topluluklarla bu ortak dili konuşmayı çok seviyorum.


Da Nang’a adım atar atmaz da hemen bir stüdyo bulup bir derse katılmıştım. Orada tanıştığım, farklı coğrafyalardan gelsek de aynı tutkuyla buluştuğumuz bir yol arkadaşım bana Hoi An’deki bir stüdyodan bahsetti. Pirinç tarlalarının arasında yer alan bu stüdyonun ve oradaki eğitmenin çok iyi olduğunu duyunca bu fısıltıyı hemen takip ettim; adresini ve ders saatlerini öğrenip kendisiyle iletişime geçtim. Dört gün sonrası için grup dersinde yerim hazırdı. Planım kendi kendine şekilleniyordu: Hoi An’e gidecek, etrafı gezecek, ardından dans edecek ve akşam da meşhur Hoi An Memories Show gösterisini izleyecektim. Günün akışı bütünüyle netleşmişti. O sabah yola çıktığımda, yol üzerinde olduğu için Marble Mountain’a da uğradım fakat Da Nang yazımda da anlattığım gibi o kadar yoğun bir sıra vardı ki kendimi yormamak adına girmekten vazgeçip doğrudan Hoi An’e doğru devam ettim.



Vardığımda saat neredeyse öğleni bulmuştu; Da Nang’dan araçla yaklaşık 30 dakikalık çok uzak olmayan bir mesafede yer alsa da yol üstündeki Marble Mountain denemesi beni biraz yavaşlatmıştı. Kısa bir yürüyüşle, nehrin ayırdığı küçük adacıklardan oluşan Hoi An’i birbirine bağlayan o eski köprülerden birinin üzerinden geçtim. Sokaklarda gelisigüzel yürürken, serinlemek için hemen sevimli bir kafeye oturup kendime nefis bir Hindistan cevizli kahve söyledim.



Seyahatlerimden önce gideceğim yerle ilgili elbette küçük araştırmalar yapıyorum. Fakat derinlemesine planlar hazırlayıp, nereye ne zaman gideceğimi katı kurallara bağlamaktansa akışa teslim olmayı tercih ediyorum. Karşıma neyin çıkacağını bilmeden ilerlemenin, hayatın sürprizlerini keşfetmenin tadı çok başka. Bu yüzden Hoi An öncesinde  konum bilgileri, dans dersimin saati ve gösteri biletim dışında hiçbir ön araştırma yapmamıştım. Kahve molasından sonra, Old Town olarak bilinen o eski şehir merkezine doğru yürüdüm.



Hoi An, 15. ve 19. yüzyıllar arasında Güneydoğu Asya’nın en önemli ticaret limanlarından biriydi. Çinli, Japon ve Avrupalı tüccarların yerleştiği bu nehir kıyısı kasabası, kültürlerin pürüzsüzce harmanlandığı, zamanın adeta yavaşladığı canlı bir müze gibi.





Eski şehir, o büyüleyici ve otantik havasını günümüze kadar o kadar temiz taşımış ki insan yürürken tarihin kokusunu içine çekebiliyor. Turistik bir yer olması sebebiyle her yerde gezginler vardı ancak rahatsız edici bir kalabalık yoktu. Bu yüzden dar sokaklarda yürümek, bir köşede oturup anı izlemek çok dinlendiriciydi. Korunmuş eski binaları, lokal pazarı ve rengarenk fenerlerle süslenmiş sokakları gezerken hava oldukça sıcak olmasına rağmen zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmedim.



O gün bu büyüleyici atmosferde bir de vlog çekmiştim, dilerseniz YouTube kanalımdan izleyebilirsiniz. Lokanta ve dükkanların mimarisinde, özellikle de meşhur Japon Köprüsü’nde o eski esnaf kasabasının ruhu hala çok canlı.

 


Bu güzel sokaklarda keyifle yürüyüp yerel bir şeyler atıştırdıktan sonra, içimdeki heyecanla dans dersi için pirinç tarlalarına doğru yola çıktım.

 



Ders saatine daha yarım saat vardı ve salon henüz açılmamıştı. Ben de bu dinginliği fırsat bilip etrafı keşfetmek için gelisigüzel yürümeye başladım. Stüdyonun hemen arkasında alabildiğine uzanan pirinç tarlaları duruyordu. Aralardan geçen ince bir patika bulup yürüyünce, kendimi o göz alıcı, yemyeşil tarlaların tam kalbinde buldum. Burası, Vietnam’ın her yerinin ne kadar güvenli olduğunu derinden fark ettiğim anlardan biriydi. Küçük bir köyde, pirinç tarlalarının içine girmek için patika arayan bir yabancıydım. O sırada yanımdan geçen ve muhtemelen tarlalara çalışmaya gittiğini düşündüğüm birkaç yerel halk, sanki ben hep oradaymışım ya da bu görüntü gayet normalmiş gibi bana sadece bakıp gülümsediler, kimileri de tamamen kayıtsız kaldı. Hiçbir anda en ufak bir güvensizlik hissi yaşamadım. Hatta garip bir şekilde, sanki yıllardır burada yaşıyormuşum gibi bir histi. Hava şahaneydi, doğanın renkleri muazzam bir canlılıkla parlıyordu. Hem yürüyüp bu alanın o dinginliğini hissettim hem de vlog videom için harika kareler kaydettim.



Zamanı gelince stüdyoya döndüm; eğitmenimiz ve diğer katılımcı kadınlar da gelmişlerdi. Pirinç tarlalarının o sonsuz yeşilliğine bakan bir manzarada, yaklaşık bir buçuk saat boyunca bedeni esnetmek, havada süzülmek ve dans etmek tek kelimeyle harikaydı. Ders sırasında tanıştığım, benim gibi dijital göçebe olarak hayatını sürdüren ve pole dans tutkunu olan kadınlarla bağ kurmak, ortak zevklerde buluşmak bu dünyada yalnız olmadığımı bir kez daha hissettirdi. Göçebelerin bir kısmı, Da Nang’ın o hareketli ve gürültülü yapısına kıyasla daha sakin, daha yavaş bir yaşam sunduğu için yerleşmek adına Hoi An’i seçmişlerdi. O pirinç tarlalarının sessizliğinde durduğunuzda, bu seçimin arkasındaki dinginlik arayışını çok net anlıyorsunuz.

 


Ders bitiminde merkeze geri döndüm... Doğrudan Hoi An Memories Land alanına geçtim. Büyük gösteri akşam saat sekizde başlıyordu ancak ben içerideki tema parkını da gezip o atmosferi solumak için biraz erken gitmiştim. Tam zamanında varmıştım. Plansız görünen ama akışa güvendiğinizde her şeyin tam da olması gereken zamanda, olması gereken yerde nasıl pürüzsüzce gerçekleştiğini görmek beni bir kez daha çok mutlu etti. Tema parkının içinde, asıl büyük sahne öncesinde küçük sokak gösterileri ve performanslar oluyordu; birkaç tanesine denk gelip keyifle izledim.



Ardından asıl büyük şov başladı. Açık havada, nehrin üzerindeki devasa bir sahnede gerçekleşen bu gösteride yüzlerce oyuncu görev alıyordu. Hoi An’ın küçük bir balıkçı kasabasından liman kentine dönüşümünü, fenerlerin tarihini ve bu toprakların ruhunu anlatan görsel bir şölendi. Işıkların büyüsü, kostümlerin zarafeti, müziğin akışı tek kelimeyle şahaneydi. Açık havada olduğu için çok fazla fotoğraf ve video çekemedim ama gördüğüm o masalsı sahneler hala hafızamda çok taze duruyor.


Tam bir saat süren bu görsel şölen bittiğinde, eski şehir merkezine yeniden döndüm. Çünkü fenerlerle süslü bu şehri, bir de gece tüm ışıklar yandığında çıplak gözle deneyimlemek istiyordum. Gittiğimde saat neredeyse 10 olmuştu ve etrafta pek kalabalık kalmamıştı. Gece pazarı neredeyse boşalmış, mekanların çoğu kepenklerini indirmişti. Belki mevsimsel bir durumdu, tam olarak bilemiyorum ama o sakinlik başta biraz tuhaf gelse de fenerler yanınca şehrin büründüğü o masalsı görüntü her şeye değdi. Her yer rengarenk, ışıl ışıl ve büyüleyiciydi. Sokaklarda sessizce biraz daha yürüdüm. Ardından günün o tatlı yorgunluğu iyice kendini hissettirdi ve dinlenmek üzere Da Nang’daki evime doğru yola çıktım.

 

Hoi An, Vietnam’a ileride yeniden yolum düştüğünde mutlaka ziyaret edeceğim, hatta belki bir süre yaşamı burada deneyimleyeceğim çok özel bir yer olarak kalbimdeki yerini aldı. Yolun bizi nereye götüreceğini önceden tam olarak kestiremeyiz, fakat o yolculuğun tadını çıkarmak bütünüyle bizim elimizde. Zihni geçmişin ya da geleceğin yüklerinden özgürleştirip bütünüyle mevcut ana odaklandığımızda, hayatın aslında ne kadar basit, yalın ve aynı zamanda ne kadar muazzam olduğunu görmeye başlıyoruz. Güzellikler her yerde mevcut ve dünyanın her köşesi hepimize açık.

Keşfetmeye, adımların bizi götürdüğü yerlerde kendimizi bulmaya devam edelim.

Sevgiyle,

Elif Gökçe



Yayınlanma tarihi:  Güncellenme tarihi:  

Yorum bırakın

Lütfen unutmayın, yorumların yayınlanmadan önce onaylanması gerekir.